Gördüklerimiz ne kadar gerçek?

Ampiristlerin ve materyalistlerin adeta ilahlaştırdığı madde, ne kadar gerçek? Gerçekte gördüğümüz şey var mı? Bir başka ifadeyle, beynimizde oluşan bir takım görüntüleri mi gerçek sanıyoruz? Gözlem ve deneye ne kadar güvenebiliriz?

Odanızın penceresinden dışarıyı seyrederken, bu manzarayı gözlerinizle gördüğünüzü zannedersiniz. Oysa bu bir yanılgı. Çünkü siz gözlerinizle dışarıdaki bir manzarayı göremezsiniz. Aslında gördüğünüz, beyninizin içinde oluşan manzaradan başka bir şey değildir.

Bu görme olayının nasıl gerçekleştiğini düşünelim: Göz, sadece, kendisine ulaşan ışığı, retinasındaki hücreler sayesinde elektrik sinyaline çevirmekle görevlidir. Bu elektrik sinyali ise, beyninizdeki görme merkezinize ulaşır. Daha sonra bu elektrik sinyalleri, pencereden gördüğünüz manzaranın görüntüsünü oluşturur. O halde, görüntünün oluştuğu yer beyninizdir. Ve siz beyninizin içindeki manzarayı görürsünüz, evininizin dışındaki manzarayı değil.

Pencereden dışarı bakıyorsanız, gözünüze dışarıdan “ışık” ulaşmaktadır. Bu ışık, gözdeki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülerek, beyninizin arka kısmında yer alan küçücük görme merkezine gelir. Ve bu elektrik sinyalleri, beyinde bir manzara görüntüsü oluşturur. Gerçekte, beynimizin içi açılsa, burada bu manzaraya ait bir görüntü bulamayız. Ancak, beynimizin içindeki bir şuur, beyne gelen elektrik sinyallerini manzara olarak algılar. Peki beynin içinde, gözünüz, göz hücreleri ve retina olmadan, elektrik sinyallerini bir manzara olarak algılayan şuur nedir, kime aittir? Aynı durum okumakta olduğunuz bir kitap için de geçerlidir. Gözlerinize gelen ışığın elektrik sinyallerine çevrilerek beyninize ulaşması sonucunda, beyninizde bu kitabın görüntüsü oluşur. Yani kitap sizin dışınızda değil, içinizde; beyninizin arka kısmındaki görme merkezinizdedir. Belki kitabın sertliğini elinizle hissediyor olduğunuz için kitabı dışınızda zannedebilirsiniz. Oysa bu sertlik hissi de aynen görme algısında olduğu gibi beyninizde oluşmaktadır.

Parmak uçlarınızdaki sinirler uyarıldığında, bu uyarı elektriksel bir bilgiye dönüşerek, beyninizdeki dokunma merkezinize ulaşır. Ve siz beyninizde kitaba dokunduğunuza ve onun sertliğini algıladığınıza dair hislere sahip olursunuz. Gerçekte ise, hiçbir zaman bu kitabın aslına dokunamazsınız. Dokunduğunuzu sandığınızda, aslında beyninizin içindeki dokunma hissini algılarsınız. Üstelik bu kitap, bir madde olarak sizin beyninizin dışında var mıdır, bunu da bilemiyoruz. Siz sadece beyninizde oluşan kitap görüntüsü ile muhatap olabilirsiniz. Bu kitabın bir yazar tarafından yazılmış olması, bir bilgisayarda sayfa düzeninin yapılmış olması veya bir matbaada basılmış olması sizi yanıltmasın. Çünkü bu kitabın her aşamasında yer alan insanlar, matbaa ve bilgisayarlar gerçekte, sizin beyninizde oluşan görüntülerden ibaret… Bunların asıllarının dışarıda olup olmadığını asla bilemeyeceksiniz.

Sonuç olarak, gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz her şeyi beynimizin içinde yaşarız. Bu, teknik bir gerçektir. Asıl önemli olan nokta ise, bu teknik gerçeğin bizi ulaştırdığı ve yukarıda sorulan sorudur: Beynimizin içinde, pencereden görünen manzarayı izleyen, bu manzaradan zevk alan, heyecan duyan kimdir?

Yaşadığımız dünyaya ait her türlü niteliği, her özelliği ve bildiğimiz her şeyi duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz. Duyu organlarımız aracılığı ile bize ulaşan bilgiler, bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüşür ve bu sinyaller beynimizin ilgili noktalarında yorumlanır. Beynimizin bu yorumları sonucunda biz örneğin bir kitap görürüz, çileğin tadını alırız, ıhlamur ağaçlarını koklar, ipek bir kumaşın dokusunu bilir veya rüzgarda sallanan yaprakların hışırtısını duyabiliriz.

Aldığımız telkinle, hep bedenimizin dışındaki kumaşa dokunduğumuzu, elimizle tuttuğumuz kitabı okuduğumuzu, metrelerce uzaktaki ıhlamur ağaçlarının kokusunu aldığımızı ve çok yükseklerdeki yaprakların hışırtısını duyduğumuzu zannederiz. Oysa, bu saydıklarımızın hepsi bizim içimizde gerçekleşen olaylardır. Kitabın görüntüsünden yaprakların hışırtısına kadar her şey içimizde, beynimizde meydana gelir. Bu noktada şaşırtıcı bir gerçekle daha karşılaşırız: Beynimizde, gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde bulabileceğiniz tek şey elektrik sinyalleridir. Mapping The Mind* (Zihnin Haritasını Çıkarmak) isimli kitabında, bilim yazarı Rita Carter, dünyayı nasıl algıladığımızı şöyle açıklıyor:

“Her bir duyu organı kendine uygun uyarıya cevap verecek şekilde yaratılmıştır. Bu uyarılar ise, moleküller, dalgalar veya titreşimler şeklindedir. Tüm bu çeşitliliklerine rağmen duyu organları temelde aynı görevi görürler; kendilerine özgü uyarıları elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bir uyarı ise sadece bir uyarıdır. Kırmızı renk değildir veya Beethoven’ın Beşinci Senfonisinin ilk notası değildir – sadece bir elektrik enerjisidir. Aslında, bir duyuyu diğerlerinden farklı hale getirmek yerine, duyu organları hepsini benzer hale, yani elektrik sinyallerine dönüştürürler. Öyle ise, tüm duyulara ilişkin uyarılar, birbirinden tamamen farksız bir formda beyine elektrik akımları şeklinde girerler ve buradaki sinir hücrelerini uyarırlar. Bu elektrik sinyallerini tekrar ışık dalgalarına veya moleküllere dönüştüren bir geri dönüşüm sistemi yoktur. Bir elektrik akımının görüntüye ve bir diğerinin kokuya dönüşmesi ise, bu elektrik akımının hangi sinir hücrelerini etkilediğine bağlıdır.”

O halde, dünya hakkında algıladığımız tüm hisler, görüntüler, tatlar ve kokular, aslında aynı malzemeden, yani elektrik sinyallerinden meydana gelmektedirler. Elektrik sinyallerini bizim için anlamlı hale getiren, bu sinyalleri koku, tat, görüntü, ses veya dokunma olarak yorumlayan ise beyindir. Beyin gibi sinir yumağından oluşan bir maddenin, hangi elektrik sinyalini koku, hangisini görüntü olarak yorumlayacağını bilmesi, aynı malzemeden birbirinden çok farklı duyular ve hisler meydana getirmesi ise büyük bir mucizedir.

Dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Hatta “gözlerimiz dünyaya açılan pencerelerimizdir” diyebiliriz. Oysa, görmenin bilimsel açıklamasına göre gerçek böyle değil. Çünkü biz gözlerimizle görmeyiz. Gözlerimiz ve gözlerimize bağlı olan milyonlarca sinir hücremiz, sadece “görme olayının” gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Görme olayının nasıl gerçekleştiğini hatırlayacak olursak bu gerçeği daha kolay fark edebiliriz. Bir cisimden gelen ışık, göz merceğinden geçer ve gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir. Burada çok yüzeysel olarak anlattığımız görme, gerçekte son derece olağanüstü bir işlemdir. Işık demetleri anında ve kusursuz şekilde elektrik sinyallerine dönüştürülmekte ve sonra bu elektrik sinyalleri, üç boyutlu, rengarenk, ışıl ışıl bir dünya olarak bize görünmektedir.

İşte çevremizde gördüğümüz her şey, göz ile beyin arasındaki bu optik-elektrik işlemleri sonucunda oluşan görüntüden ibarettir. O zaman madde ile maddi olmayan arasındaki gerçeklik farkı ne kadar anlamlıdır? Veya gözümüzle gördüklerimiz ile görmediklerimiz arasında nasıl bir fark vardır?

*Rita Carter, Mapping The Mind, University of California Press, London, 1999.

Kemal Çiftci




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir